Bu gün İstanbul’da noel. Ve ben Almanya’yı özellikle de Münih’i düşünüyorum. 14 yıldır belirli aralıklarla İstanbul yaşıyorum; bazen uzun bazen kısa. Büyük bir hayalimi geçekleştirdim. Dünyanın bu iki güzel şehri Münih ve İstanbul arasında adeta mekik dokuyorum. İki ülke arasında değil iki ülkede yaşıyorum. Bunu başardığım için çok mutluyum. Ben hem Türk hem Almanım. Kendimi iki kültüre ait hissediyorum ve böyle mutluyum. Farklı kültürlerden insanların oluşturduğu bir çevrem var. Kendimi böyle daha güçlü ve güvende hissediyorum, böylelikle daha yaratıcı oluyorum. Burası benim evim. Kendimi iki ufkun arasında evimde hissediyorum. Bunu yaşamak için Istanbul’un kalbi Beyoğlu’ndan daha iyi bir yer bulamazdı.

Ve ben böyle bir günde, noelde sürekli Almanya’yı düşünüyorum. Noel pazarlarının kokusu burnuma geliyor. Sokaklardaki koşuşturmayı, insanların alışveriş telaşını görür gibiyim. Mağazaların kepenkleri iner inmez sessizliğe bürünen sokaklar, ışıklandırılmış çam ağaçları ve daha nice görüntü… Noel öncesi yaşanan o dört haftalık telaş, arife günü bir düğmeye basılmış gibi birden bire yerini sessizliğe bırakır. Sokaklarda çam ağaçlarını evlerine taşıyan tek tük insan manzaralarına rastlanır.

Arife günü öğleden sonra insanlar daha bir içe dönük duygular yaşarlar. Şimdi her şey haftalardır hazırlığını yaptığınız noel akşamı etrafında dönmektedir.

Kimisi ailesi kimi ise arkadaşları ile ışıklarla bezenmiş ışıl ışıl parlayan noel ağacının etrafında toplanır. Neol öncesi şehirlerde noel ağaçlarının satıldığı pazarlar kurulur. Bazıları çam ağacını bu pazarlardan, kimileri ise ağacını süpermarketten satın alır. Köylerde ise bu ihtiyaç ormanlardan giderilir. Köylülüler ormana gidip kendileri için bir noel ağacı keserler.

Istanbul’da ormanlar uzun zaman önce yok edildiği için gerçek bir noel ağacı bulmak mümkün değildir. Işte bu nedenle ben demirci Ahmet ustaya gidip kendime metalden bir noel ağacı yaptırıyorum. Münih’i, noeli ve çam ağacını düşünerek Tophane yokuşundan aşağıya iniyorum. Tophane semti yaklaşık bir yıl önce bazı sanat galerilerinin saldırıya uğraması ile gündeme gelmişti. Bu semt yavaş yavaş elitleşiyor. Ve modern ile geleneksel yaşam tarzı karşı karşıya adeta çarpışıyor.

Bundan 14 yıl önce idi, bir gün Galata’da ezan sesi ile birlikte kilise çanlarını duymuş işte o an buraya yerleşmeye karar vermiştim. Şimdi her gün bu kararı vermiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Bu sabah içimi farklı bir sevinç kapladı. Eşimle birlikte, dostlarım, iş arkadaşlarım ve siz misafirlerimiz ile noeli kutlayacağım, heyecanlıyım. Bunun için özel bir ağaç yapmak istedim. Noel için metalden bir noel ağacı yaptırma fikri çok güzeldi. Yoğun olarak Romenlerin yaşadığı Tophane semtindeki demirci Ahmet ustayı bulmam zor olmadı. Ahmet ustanın arka avluya bakan küçük mütevazi atölyesine varmak için dar bir geçitten geçip gürültülü kaynak sesini takip etmem gerekiyordu. Burası oldukça harap durumda küçük bir klübe, yerlerde çürümüş paslanmış demir parçaları… Ama işte bu klübe üç ailenin geçim kaynağı. Ahmet ustanın biri 38 yaşında, diğeri 25 ve 15 yaşında üç oğlu var. Baba ve oğulları atölyede birlikte çalışıyorlar. Ben içeri girer girmez, küçük eski bir televizyonun etrafında dip dibe sıkışmış oturan gençler ayağa kalkıyor.

Ben önce Ahmet ustayı selamlıyorum. Bana oturmam için bir sandalye gösteriyor. Çok heyecanlıyım, oturmak istemiyorum. Bir an önce noel ağacımın yapılmasını bitmesini istiyorum. Ahmet usta elimdeki kağıda çizdiğim modele bakıyor. Kağıda çizdiğim gibi bir noel ağacı istediğimi söylüyorum ve ona nasıl olacağını anlatıyorum. Ahmet usta ağacın ne zaman bitmesi gerektiğini sormuyor bile. Heyecanımı görüyor ve adeta içimi okur gibi, ağacın bu gün değil de, ta dünden hazır olması gerektiğini anlıyor. Bu gün noel, aynı gün bir noel ağacı yaptırmayı düşünmek ve yaptırmak büyük bir lüks. Almanya’da böyle bir şeyi önceden planlamak gerekir. Bir hafta öncesinden bile böyle bir şeyi yaptırmak imkansızdır. Eminim bu isteğimi Almanya’da bir ustaya söyleseydim bana kahkahalarla gülerdi.

Ahmet usta önce bize çay söylüyor. Ben bir kaç saat sonra noel ağacımın metal iskeleti ile buradan ayrılacağımdan emin bir şekilde arkama yaslanıyorum. Saat öğlen 13′ü gösteriyor ve ben düşüncemde yine Münih’e gidiyorum. Bu saatte mağazalar kapılarını kapatır ve insanlar yavaş yavaş evlerine çekilirler. Almanya’da noel arifesini çok severdim. Nihayet insanlar rahatlar, sakinleşirlerdi.

Noeli hep çok sevmişimdir. Alman arkadaşlarımla birlikte noeli kutlar, her zaman keyfini çıkarırdık. Şimdi İstanbul’dayım ve burada aynı gün bir noel ağacı yaptırmak gibi büyük bir lükse sahibim. İstanbul yaratıcı insanlar için adeta bir cennet. Bu muhteşem şehirde olmak bence büyük bir nimet. İstanbul insanı kendisine hayran bırakıyor bu şehirde yaşıyor olduğum için çok mutluyum.

Ben bunları düşünürken Ahmet usta ve oğulları noel ağacını yapmaya başlıyorlar. Onlar çalışırken ben de onlara noel bayramını ve noel ağacının anlamını anlatıyorum. „Neolde İsa’nın doğumu kutlanıyor. Noel ağacı süslenir ve altına hediyeler konulur.“ diyorum. Ve benim için çok güzel bir noel ağacı yapmasını istiyorum. Ben çocukluk ve gençlik anılarımı anlatırken Ahmet ustanın yüzünde bir tebessüm, sürekli gülümsüyor. Ağaç yavaş yavaş oluşuyor, ağacın halka şeklindeki dallarını eğiyor kaynak yapıyor. Bu yaşam dolu capcanlı mekanda ağacın yapımını izlemek yavaş yavaş oluştuğunu görmek harika bir şey. Bir ara kapı açılıyor ve bir kadın başını uzatıp içeriye bakıyor. Küçük bir kız çocuğu kadının mantosunun altından fırlayıp koşarak atölyeye giriyor. Karşı dairede bir yerde Orhan Gencebay’ın bir şakısı çalıyor. O an Orhan Gencebay’ın coşku dolu sesi atölyedeki diğer tüm sesleri bastırıyor. Derken kapı çarparak kapanıyor ve yeniden kaynak ve testere sesleri… Orhan Gencebay’ın şarkısı, kaynak ve testere sesleri, yerlerde kırık dökük metal parçaları, atölyeden içeri giren kız çocuğu, ortalıkta dolaşan tavuklar… Gördüğüm bu manzara karşısında afallıyorum. Inanamıyorum. Erdoğan bey, bir çay daha ister misiniz? diyen ses ile kendime geliyorum ve tablo aralanıyor. Noele özgü ruh halimden olmalı, algılarım son derece açık ve çevremde olup biten her şeyi yoğun bir şekilde hissediyorum.

Kendimi çok iyi hissediyorum, noel ağacımın yapılıyor olması keyfimi daha da artırıyor.

Düşüncelerim, şimdide, burada olmak ile Münih arasında gidip geliyor. Münih’teki İngiliz bahçesi aklıma geliyor. Boşalmış sessizliğe bürünmüş sokaklarında geçip eve ailelerinin yanına gitmeden önce İngiliz bahçesinde kısa bir akşam gezintisi yapan insanları düşünüyorum. Böyle bir gün hele bir de kar yağmışsa inanılmaz güzel oluyor.

Arife günü öğleden sonra geçen haftaların telaşı kargaşası kesinlikle hissedilmiyor. Tüm telaş kargaşa bir anda yok oluyor, yerini sessizliğe bırakıyor. Arife günü insanlar otomotikmen rahatlarlar. Çünkü o gün Almanya’da bir dalganın içine girer gibi çoğu insan içine döner, iç sesini dinler, dinginleşir…

Noel ve yılbaşı öncesi o aradaki zamanı çok severim. Çok güzel günlerdir… Çalışmadığın ya da bir şey yapmadığın için kendini kötü hissetmezsin. Çünkü o zaman diliminde çoğu insan çalışmaz. Sadece bu duygu bile hiç bir şey yapamamak, insanı rahatlatır, büyük bir özgürlük hissi verir. Ve bu insana çok iyi gelir.

Ahmet ustanın atölyesinde oturmuş, Almanya’yı düşünürken bir anda gözüm bir köşede duran eski televizyona takılıyor. Televizyonun dış çerçevesi demir tozları ile kaplanmış neredeyse sadece ekranı görülüyor. Ekranda yavaş yavaş değişen resimleri görüyorum. Ve derken filmin baş rol oyuncusunu tanıyorum.
Harika sesi ile Ibrahim Tatlıses, mutluluğu İstanbul’da arayan fakir Anadolu insanını canlandırıyor. Abartılı, duygusal sahneler. Bu gönül yarası filmi; aşk, para ve entrika, arabesk tadında tüm klişe duygular bu filmde buluşuyor. Bu atölye ortamında ekrandaki drama benim için alışılmışın dışında ilginç bir tablo oluşturuyor.

Derken ağacın sonuna geliniyor. 1,90 metre boyunda bir ağaç. En alt halkası 70, en üst halkası 15 cm çapında toplam 12 halkası var. Halkaların üzerine çelikten küçük dallar yapıldı, bu dalların üzerine bildiğimiz klasik yeşil soda şişeleri konulacak. 3 hafta önceden soda içmeye başladık ki, 125 tane boş soda şişemiz olsun. Münih’teki arkadaşlarımı düşünüyorum. Bu noel ağacının hikayesini nasıl oluştuğunu anlatsam ne derlerdi acaba? Bir kez daha İstanbul’da ne kadar şanslı bir durumda olduğumu idrak ediyorum. Her iki kültürün içinde büyümek iki kültürle yetişmek çok güzel bir duygu. Şimdi Almanya’da bana sorulan o klasik soruları düşünüyorum. Kendini nasıl hissediyorsun? Türk müsün yoksa Alman mı? Kendini nereye ait hissediyorsun? Bazen bana acıdıklarını hissederdim. Sanki evsiz barksız zavallı acınacak biriymişim gibi bana baktıklarını biliyorum.

Bunlar aklıma geldiğinde artık sadece gülümsüyorum. Asla şimdi olduğumdan farklı bir yerde olmak istemezdim. Ikisinin arasında olmak özel bir şey. Çok farklı, ilginç, harika bir duygu. Bazen ikisinin arasındayım, bazen ortasında. Bazen ufkun bu tarafında bazen diğer tarafındayım. Benim için en güzel yer ikisinin arasında olmak. Çünkü arada bir yerde olduğumda, hem Türkler hem de Almanlar bana en kısa yoldan ulaşabilirler. Ben bir köprüyüm her iki taraf için bir diyalog tüneli. Ben bir aracıyım.

Bu ağaç ile her iki tarafa erişebileceğimi düşünüyorum. Bu tutkumu sizlere de bulaştıracağım. Ve dostlarım, iş arkadaşlarım ve tüm misafirlerim ile mutluluğumu paylaşacağım.

Ahmet ustanın atölyesindeyim. Ve noel ağacım bitmek üzere, Ahmet usta ağacın iskeletini 3 saate bitirdi. Ama halen ağacın bitmiş halinin nasıl görüneceğini tam olarak tasavvur edemiyor. Metal iskeleti yükleniyor, birlikte Galata kulesine doğru yokuş yukarı tırmanıyoruz. Neol ağacım Ahmet ustanın sırtında, İstanbul’un ortasında ne harika bir resim.

Yokuş yukarı çıkarken yine Münih’i düşünüyorum. Münih’te bir noel ağacı satın almaya gitmek ile İstanbul’da neol ağacını özel olarak yaptırmak arasındaki farkı düşünüyorum. Yüzümde eksilmeyen bir tebessüm, adeta mutluluktan uçuyorum.

Artık sabrım kalmadı, daha fazla bekleyemem. Eve varıp bir an önce boş soda şişelerini ağacın dallarına yerleştirmek istiyorum. Ve evdeyiz. Boş soda şişelerini ağacın dallarına yerleştirmeye başlıyoruz. Şişeler yerleştikçe Ahmet ustanın gözleri parlıyor. Nihayet ne kadar güzel bir noel ağacı yaptığının farkına varıyor. Derken ışığı açıyoruz, ağacın dallarından yeşil ve sarı ışıkların parladığını gören Ahmet usta bu tablo karşısında artık o çocuksu sevincini sakalayamıyor.

Bu ne harika, olağanüstü güzel bir gündü. Şimdi bizi İstanbul’daki noel ağacımızın altında mutlu bir noel akşamı bekliyor.

Istanbul 24.12.2011Heute ist Weihnachten in Istanbul. Heute denke ich besonders an Deutschland, an München. Seit 14 Jahren lebe ich mal mehr mal weniger in Istanbul. Ich habe meinen Traum, zwischen den schönsten Städeten dieser Erde hin und her zu pendeln, verwirklicht. Ich habe es geschafft, ein Leben dazwischen aufzubauen. Ich bin beides, Türke und Deutscher, und zwischen beiden Kulturen fühle ich mich am wohlsten. Ich habe meine Nische im Dazwischensein gefunden. Hier fühle ich mich am stärksten, am selbstbewusstesten und am kreativsten. Hier in der Mitte von beiden Horizonten ist mein Zuhause, hier fühle ich mich heimisch. Dafür konnte ich keinen besseren Ort als im Herzen von Istanbul, in Beyoglu, finden.

Und an so einem Tag wie heute, an Weihnachten, denke ich ständig an Deutschland. Ich kann regelrecht den Duft der Weihnachtsmärkte riechen. Ich sehe die geschäftigen Menschen auf den Starssen beim Erledigen ihrer letzten Weihnachtseinkäufe. Ich stelle mir lebhaft vor, wie mit der Ladenschlusszeit plötzlich Ruhe einkehrt. So als ob ein Schalter umgelegt worden wäre. Nach der grossen Hektik der Adventszeit wird es mit einem Mal ruhig. Fast wie aus heiterem Himmel. Nur vereinzelt huschen noch die Letzten mit einem Weihnachtsbaum auf der Strasse vorbei und beeilen sich, nach Hause zu kommen.

An diesem Nachmittag kehrt das Gefühl von Besinnlichkeit ein. Alles dreht sich jetzt um diesen Abend, auf den man sich wochenlang vorbereitet hat.

Familie und Freunde scharen sich um den festlich geschmückten Weihnachtsbaum, der ein zentrales Symbolen für dieses Fest ist. Manche haben ihn im Supermarkt gekauft, andere auf den ausgewiesenen Weihnachtsbaumverkaufsplätzen in der Stadt. Auf dem Land gehen sogar Bauern in den Wald um einen Weihnachtsbaum zu schlagen.

In Istanbul wurden die Wälder schon vor langer Zeit abgerodet und es ist unmöglich, einen echten Weihnachtsbaum zu finden. Also mache ich mich auf den Weg zu meinem Schlosser Ahmet Usta, um ein Weihnachtsbaum aus Metall schweissen zu lassen. Mit weihnachtlichen Gedanken an München und an den Tannenbaum spaziere ich den steilen Weg nach Tophane hinunter. Dieser Stadtteil wurde vor ein paar Monaten durch die Angriffe auf Galerien bekannt. Hier findet momentan Gentrifizierung statt. Hier prallen Welten aufeinander.

Als ich vor 14 Jahren in Galata die Kirchenglocken und den Muezzinruf gleichzeitig hören konnte, entschied ich mich hier Fuss zu fassen. Und ich freue mich jeden Tag über diese Entscheidung. Schon seit heute morgen freue ich mich ganz besonders auf den Weihnachtsabend, den wir in unserer Rezeption mit meiner Frau, mit unseren Freunden, Mitarbeitern und Gästen feiern werden. Dafür möchte ich einen besonderen Baum bauen lassen. Was für ein schöner Gedanke, am Weihnachtstag einen Weihnachtsbaum schweissen zu lassen. Im Stadtteil leben überwiegend Zigeuner. Ahmet Usta hat eine kleine bescheidene Werkstatt in einem Hinterhof. Um sie zu finden folgt man den lauten Schweiss- und Flexgeräuschen durch einen unscheinbaren, engen Gang. Die Werkstatt ist ein Bruchbude: ziemlich heruntergekommen, marode und überall stehen verrostete Metallteile. Immerhin ist diese Bruchbude die Lebensgrundlage von 3 Familien. Die Söhne vom Ahmet Usta sind 38 Jahre, 25 Jahre und 15 Jahre. Sie arbeiten zusammen. Als ich eintrete drängen sich alle um einen kleinen alten Fernseher in der Ecke, stehen aber sofort auf.

Ich grüsse Ahmet Usta, der mir einen Stuhl anbietet. Doch ich möchte nicht sitzen. Ich bin gespannt und voller Vorfreude und möchte meinen Baum so schnell wie möglich fertig haben. Er schaut schon auf meine Hand, in der ich die Skizzen festhalte. Ich sage, dass ich einen Weihnachtsbaum haben möchte. Ich erläutere meinen Plan, der im Grunde ganz einfach ist. Wir reden, das Material hat er da. Ahmet Usta fragt erst garnicht, wann der Baum fertig sein soll. Er merkt mir wohl an, dass ich ihn schon lieber gestern als heute hätte. Welch ein Luxus, denke ich innerlich, dass ich am Weihnachtstag meinen eigenen Baum schweissen lassen kann. In Deutschland wäre so etwas sogar eine Woche vor Weihnachten ganz unmöglich. Jeder Handwerker würde mich auslachen, wenn ich es wagen würde, so ein Wunsch zu äussern.

Ahmet Usta bestellt erstmal ein Tee für uns alle. Ich lehne mich mit der beruhigenden Gewissheit zurück, dass ich in ein paar Stunden mit einem Baumgerippe diesen Raum verlassen werde. Es ist gerade 13 Uhr und meine Gedanken schweifen wieder nach München. Ich stelle mir vor, wie die Geschäfte ihre Türen schliessen und die Menschen sich auf den Weg nach Hause machen. Ich liebte diesen Tag in Deutschland. Endlich kommt man zur Ruhe, endlich kann man nun sich besinnen.

Ich habe mich immer auf jedes Weihnachten gefreut und ich habe es mit meinen deutschen Freunden genossen. Und jetzt in Istanbul freue ich mich wieder. Ich freue mich über diesen Luxus, dass ich heute hier und jetzt mein Weihnachtsbaum bauen lassen kann. Für kreative Menschen ist Istanbul ein Paradies. Welch eine Wohltat hier in dieser wunderbaren Stadt zu sein. Diese Gedanken machen mich glücklich. Ich bin begeistert hier zu leben.

Während Ahmet Usta und seine Söhne bereits am Christbaum werkeln, erzähle ich ihnen über die Bedeutung von Weihnachten und über die Bedeutung des Baumes in diesem Fest. Ich erzähle Ihnen, dass man die Geburt Christi feiert und dass die Menschen diese Bäume schmücken und Geschenke darunter legen. Ich sage ihm, dass er heute für mich den schönsten Weihnachstbaum bauen soll. Während ich ihm Geschichten aus meiner Kindheit und Jugend erzähle lächelt er die ganze Zeit. Es geht fix, die Ringe sind gebogen und geschweisst. Die Stahstifte sind abgeschnitten und angepasst.

Es ist toll zuzusehen, wie der Baum and diesem quirligen Ort so langsam wächst. Zwischdurch geht die Tür gegenüber auf und eine Frau schaut heraus. Ein kleines Mädchen schlüft unter dem Mantel der Frau hervor und rennt durch die Werkstatt. Aus der Wohnung tönt Orhan Gencebay, der beliebteste Arabeskensänger der Türken, voller Inbrunst und übertönt für einen kurzen Moment das Treiben in der Werkstatt. Die Tür fällt zu und man hört wieder die Geräusche von Säge und Flex. Ich kann es kaum fassen, sogar Hühner spazieren an uns vorbei. Hahnenschreie mischen sich in diese Geräuschkulisse. Dieses Bild wird für einen Moment durch die Stimme des Helfers unterbrochen: Erdogan Bey, noch einen Tee? Ich komme wieder zu mir und mir wird bewusst, wie scharf im Moment meine Sinne sind. Wahrscheinlich ist es diese besondere Weihnachtsstimmung in mir, weshalb ich alles in meiner Umgebung so besonders wahrnehme.

Die Stimmung in mir ist wunderbar, der Baum bringt mich in Hochstimmung.
Meine Gedanken wandern zwischen jetzt und hier und München. Ich stelle mir den Englischen Garten vor, durch den die Leute noch einen Abendspaziergang machen bevor sie über die ruhigen und leeren Strassen nach Hause zu ihren Familien gehen.

Unerträglich schön ist es, wenn sogar an so einem Tag grosse Schneflocken fallen.
Die ganze Hektik der letzten Wochen ist an so einem Nachmittag nicht mehr spürbar, sie verschwindet und man wird ruhiger.

Man selbst wird automatisch gelassener, weil plötzlich alle Menschen in Deutschland diesen Hebel der Besinnlichkeit umlegen. Die Tage zwischen Weihnachten und Neujahr waren für mich die Schönsten. Kein schlechtes Gewissen nicht zu arbeiten, denn die meisten tun es nicht. Allein dieses Gefühl gibt einem die Freiheit für das Nichtstun. Und das tuuuut sooooo gut!

Während ich an Deutschland denke, starre ich auf diesen alten Fernseher in der Ecke. Der Rahmen ist so mit Eisenstaubpattina bedeckt, so dass man fast nur den Bildschirm wahrnimmt. Die Bilder scheinen sich viel langsamer zu bewegen. Als ich den Film bemerke, erkenne ich den Hauptdarsteller.

Ibrahim Tatlises verkörpert den armen Anatolier mit der tollen Stimme, der sein Glück in Istanbul sucht. Diese Herzschmerzfilme erfüllen alle Klischees von Liebe, Geld und Intrigen. Diese Dramatik, die sich nebenher auf der Mattscheibe abspielt, ist wirklich sehr sonderbar in diesem Zusammenhang.

Mein Baum ist schon in den letzten Zügen. Er ist bereits ausgewachsen und fast 1,90 m hoch. Er umfasst 12 Ringe, der unterste Ring hat 70 cm Durchmesser, der oberste 15 cm. An den Ringen sind Stahlstifte angebracht. Darauf werden die typischen türkischen grünen Mineralwasserflaschen gesteckt. Schon vor 3 Wochen haben wir angefangen fleissig Mineralwasser zu tringen, bis alle 125 Flaschen leer getrunken waren. Ich denke immer wieder an meine Freunde in München an meine Kollgen, was die sagen würden, wenn ich Ihnen erzähle, wie dieser Baum enstanden ist. Und so wird es mir wieder bewusst, in welch glücklicher Lage ich hier in Istanbul bin. Wie schön es ist in beide Kulturen aufgewachsen zu sein. Ich kann mich noch an die eindringlichen Fragen erinnern: Wie fühlst Du dich, bist Du Deutscher oder Türke, wohin gehörst Du? Manchmal konnte ich sogar das Mitleid spüren, als ob ich armer Kerl keine Zuhause hätte.

Jetzt kann ich darüber nur noch lächeln, ich möchte gar nicht anders sein als jetzt. Das Dazwischensein ist etwas ganz besonderes, etwas spannendes, etwas wunderbares. Ich kann damit spielen, ich kann hin- und herschwingen. Mal in der Mitte, mal auf der einen Seite des Horizonts mal auf der anderen Seite. Aber der schönste Platz für mich ist im Dazwsichen. Von hier haben die Türken und die Deutschen den kürzsesten Weg zu mir. Ich bin eine Brücke und ein Sprachrohr für beide Seiten. Ich bin ein Vermittler.

Mit diesem Baum werde ich beide Seiten erreichen. Ich werde sie mit meiner Begeisterung anstecken und meine Freude mit meinen Gästen und Mitarbeitern teilen.

Der Baum ist nun fast fertig. Ahmet Usta hat nun in 3 Stunden das Gerüst zusammengebaut. Er kann sich immer noch nicht vorstellen, wie der Baum wohl aussehen mag, wenn es ganz fertig ist. Er nimmt das Gestell auf die Schulter und wir spazieren hoch zum Galataturm. Welch ein schönes Bild mein Baum auf den Schultern vom Ahmet Usta, mitten in Istanbul.

Während wir hochlaufen vergleiche ich den Einkauf eines Weihnachtsbaumes in München mit meinem selbst entworfenem Baum in Istanbul. Ich schmunzele, ich laufe und ich strahle vor Glückseligkeit.

Ich kann es kaum mehr erwarten, endlich Zuhause anzukommen und die Flaschen auf die Stahlstifte zu stecken. Mit jeder Flasche leuchten die Augen vom Ahmet Usta mehr und mehr. Er hat den Baum erkannt. Und jetzt sieht er, was für einen wunderschönen Weihnachtsbaum er gebaut hat. Als dann aber noch die Lichter in den Flaschen angehen und der gesammte Baum in Grün und Gelb leuchtet, kann er sein kindliche Freude nicht mehr verbergen. Dieser Nachmittag war wunderschön und uns erwartet ein freudiger Weihnachtsabend unter unserem Istanbuler Weihnachtsbaum.

Istanbul 24.12.2011

Leave Comment

Ihre Mailadresse wird nicht publiziert. Pflichtfelder sind mit * markiert.

löschenSenden